Serbest Bölge
Rebecca bir arabanın içinden dışarıyı seyrediyor gibi. Hayır. Seyretmiyor. Fonda bir müzik var. Küçük bir kuzudan bahsediyor sözleri. Babasının kızına hediye ettiği kuzucuk. Dışarıya ne kadar uzun bakarsa içindekini o kadar az duyumsayacak Rebecca. Nafile. Dayanılacak gibi değil. Ağlıyor. Önceleri ağladıkça daha çok acıtıyor içindeki. Uzun uzun ağlıyor, yavaş yavaş rahatlıyor. Kuzucuğun başından geçenler mi Rebecca’yı üzen? Hayır. Rebecca kuzucuğun hikayesini bilmiyor.Bir kediye kurban gidiyor kuzucuk. Kedi ise bir köpeğe. Bir sopa köpeğe cezasını veriyor. Sopanın zaferi uzun sürmüyor. Ateş onu kül ediyor. Su söndürüyor ateşi. Bir öküz, suyu içip bitiriyor. Bir kasap, suyun öcünü almakta gecikmiyor. Ama Azrail yetişiyor. Kasabın canını alıveriyor. Küçük kız olan bitenden çok korkuyor. Babası yeni bir kuzu alıyor kızına. Her şey yeniden başlıyor. Bu korku döngüsünün sonsuzluğundan korkuyor kız. Döngüyü kırmak istiyor. Kurt oluyor küçük kız. Aslan oluyor. Canavar oluyor. Ne olduğunu bilemez oluyor.
Döngü kırılıyor mu?
Üç ayrı din ve ırktan kadının hikayesi Serbest Bölge. İsrail vatandaşı bir Yahudi (Hanna), ABD vatandaşı bir Hristiyan (Rebecca) ve Ürdün vatandaşı bir Müslüman (Leyla). Bu karakterlerin, aslında kendi ülkelerini simgelediklerini de düşünebiliriz, diyor yönetmen. Bu sıcak coğrafyanın üç büyük aktörünü.Tam da burada Leyla’nın Rebecca’ya söyledikleri geliyor aklıma: “İnsanın düşmanının dilini bilmesi o kadar önemli ki. Filistinlilerin İbranice’yi bildikleri gibi, Yahudiler de Arapça’yı bilselerdi her şey çok farklı olabilirdi.” İsrail’le Filistin arasındaki ya da tüm Orta Doğu’daki en önemli problemlerden biri, belki de dil. Elbette ki konuşulan dil değil kastım. Yıllardır kullanımda olan, şiddete/çatışmaya dayalı dilden bahsediyorum. Bu coğrafyanın insanı, konuşulan dilde birleşemiyor belki ama, bu şiddet üzerine kurulu dilde birleşebiliyor galiba. Ne yazık ki, daha ılımlı ortak bir dilde birleşemedikçe, bu korku döngüsü kırılmayacağa benziyor. Yönetmen, yıllar önce Yahudi bir asker olarak görev yaptığı zamanlar kavradığını söylüyor yeni bir dile ihtiyaç olduğunu. Bu film de söz konusu ihtiyaçtan doğuyor zaten.
Filmin son anları. Rebecca yine aynı arabada. Yirmi dört saat içinde çok yer gördü, çok şey yaşadı. Bu sefer ağlamıyor. Ama bıkkın ve çaresiz. Yorgun. Ön koltuktakilerin amansızca tartışmasına tahammül edemiyor. Kuzucuğun başına gelenleri hala bilmiyor oysa. Ama döngüyü çoktan fark etmiş. Bu coğrafya insanının yaşadıkları, kuzucuğun hikayesine o kadar benziyor ki. Döngü kırılmıyor. Arap’la Yahudi’nin tartışması hala devam ederken Rebecca arabayı terk ediyor. Biz tartışmayı izlemeye devam ediyoruz. Film bitiyor.
Döngü kırılmıyor...
Fotoğraf ve Gerçeklik
Bundan yıllar önce okuduğum, bir yazarın niteliklerinden bahseden bir yazıda –eğer hafızam beni yanıltmıyorsa- şöyle deniyordu:
“Bir yazar, fotoğrafçıdan çok ressama benzemelidir. Şöyle ki, olayları hiçbir şey katmadan yazıya dökmek fotoğraf çekmeye benzer. Çünkü fotoğrafçı, dışarıdaki görüntüyü aynıyla kağıda yansıtır. Ama resim yapmak öyle değildir. Ressam, dış dünyada gördüklerini çeşitli fırça darbeleriyle yorumlayarak, ona kendinden bir şeyler katarak tuvale aktarır. Dolayısıyla ressam, gördüklerini yeni bir gerçekliğe büründürür.”
İfade şekli farklı olabilir ama anlamı, yanılmıyorsam buydu okuduklarımın. Yazının, yazarın niteliğiyle ilgili olan kısmını burada tartışmayacağım. Beni asıl ilgilendiren ise fotoğrafla ilgili kısım.
Yukarıda verdiğim yazı, belki gerçeklik konusuna çok fazla değinmiyor ama yazının bana düşündürdüğü şey, oluşturulan gerçeklikler açısından fotoğraf ile resim arasındaki fark.
Çok iyi biliyoruz ki fotoğraf, objektiften geçen ışınların kağıt üzerine düşürülmesi sonucunda oluşur. Yine biliyoruz ki, kağıt üzerinde oluşan görüntü dışarıdaki görüntünün tıpkısıdır (tabii çeşitli filtreleri, ışık ayarlarını vb. hariçte tutmak kaydıyla). Peki tüm bunlar -herhangi bir değişiklik yapılmasa bile- dışarıdaki gerçeklikle fotoğrafın gerçekliğinin, birbirinin aynı olduğunu gösterir mi? Başka bir deyişle, bu iki görüntü (kağıt üzerindeki ve dışarıdaki) aynı gerçekliği mi ifade eder?
Yazıya, yukarıda verdiğim fotoğraf üzerinden devam edelim.
Sanırım siz de -benim gibi- ilk bakışta, bu fotoğraftan çok fazla bir şey anlamayacaksınız. Ama bu hiç de tuhaf değil. Çünkü, bu fotoğrafın neden çekildiğini bilmediğimizde, görüntünün o yalın, öz gerçekliğiyle karşı karşıya kalırız. Yani dışarıdaki/doğadaki gerçekliğiyle. İstesek de, bir otoyolun kenarındaki kaldırımda, koltuğunun altında, üzerinde bir telefon numarası ve İnternet adresi yazan paketleri taşıyan adamı tüm bunlardan bağımsız, yeni bir gerçekliğe büründüremeyiz.
Peki, bu fotoğrafın, "Köprü6 - Galata Fotoğrafları" isimli sergide yer aldığını söylersem ne dersiniz? İster istemez, köprü kavramıyla fotoğrafı bağdaştırmaya çalışırsınız değil mi? Bu fotoğrafın Galata Köprüsü üzerinde çekildiğini de göz önüne alırsanız, sanırım, fotoğrafçının oluşturduğu bu yeni gerçekliğin farkına varmış olursunuz. Çünkü, “aralarında herhangi bir engel bulunan iki noktayı birleştiren yapı” anlamıyla köprü, apaçık bir şekilde, telefon veya İnternet gibi iletişim araçlarıyla -anlamsal olarak- benzerlik gösterir. Çünkü biliriz ki, bir iletişim aracı, insanlar arsındaki köprüden başka bir şey değildir. Her şeyden öte, İnternet adresleri için kullanılan link kelimesinin Türkçe karşılığı olarak, köprü kelimesinin tercih ediliyor olması da, fotoğrafın bu yeni gerçekliğinin bir parçası olarak düşünülebilir.
Gördüğümüz gibi, sadece ve sadece fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmak bile –ki yukarıdaki fotoğrafta bundan çok daha fazla bir şey yapılmadığı belli oluyor- dışarıdaki gerçeklikten çok farklı bir gerçeklik oluşturuyor.
Fotoğrafımızda çeşitli oynamalardan, değişikliklerden ne kadar uzak durursak duralım, ortaya çıkan görüntü, asla dış gerçekliği yansıtmayacaktır. Çünkü dışarıdaki o manzaraya -yani nesnel gerçekliğe- bakan her insan, birbirinden çok farklı, öznel sinyaller duyacak ve hissedecektir. Doğal olarak ortaya çıkan fotoğraflar da birbirinden farklı gerçekliklere sahip olacaktır.
Zaten günümüzdeki Photoshop gibi teknolojilerin en önemli faydası da, insanların, istedikleri gerçekliği kolayca ifade etmeleri değil midir?
(Not: Küratörlüğünü Engin Özendes’in yaptığı “Köprü6 - Galata Fotoğrafları” adlı sergide Ahmet Elhan, Murat Germen, Cemal Emden, Orhan Cem Çetin, Merih Akoğul ve Ömer Orhun’un, Galata Köprüsü ve çevresine odaklanan çalışmaları 6 ayrı odada 6 Eylül 2007 -6 Ocak 2008 tarihleri arasında sergilendi.)
Fotoğraf çekme hevesimin canlandığı anlar
Fotoğrafta ilerleyebilmek, bakış açınızı ve tekniğinizi geliştirmek emek ve zaman isteyen bir iş. Bu uzun sarmal süreç içinde tabi ki fotoğrafa başlarkenki heyecanınız sürekli devam etmiyor. Fakat öyle anlar geliyor ki; ışığı bir ressamın boyalarını kullandığı gibi kullanabilme, hayallerinizi-düşüncelerinizi bambaşka bir yolla fotoğraf kağıdına hapsetme, herkeste birazcık var olan ölümsüzlük duygusunu anı kaydederek yaşama isteklerinizin kabardığı anlar oluyor. İzin verin bu heves dolu anlardan yaşadıklarımı penceremden aktarayım size…
Kuzenimin fotoğraf makinesiyle öylesine çıktığım bir gezide eski Ankara civarında karşıdan gelen bu tatlı kızın fotoğrafını çekmeden edemedim. Yanıma yanaştığında, senin de fotoğrafını çekeyim mi demiştim. Görünümüne çok önem verdiğini turuncu renk uyumlu giysilerinden anlayabileceğiniz şirin kız bir yandan “çekmeeee” derken bir yandan da poz veriyordu. Gülümseyerek yanından uzaklaştım. Eve dönüp de bilgisayar ekranında bu fotoğrafa bakınca içimde müthiş bir heyecan belirdi ve ben fotoğrafa başlayacağım dedim.
Photoshop programı
Hani bazılarımızın kendine kendinden başkasının girmeyeceği bir site yapma hayali vardır ya, işte site tasarım işine ucundan girmişken biraz fotoşop öğrenmiştim. Bu programı fotoğraf için de kullanmaya başladım. İlk yaptığım işler ise çevremdeki insanların kafalarını başka bedenlere monte etmek olmuştu. Kurbanlarım çok kızsa da ben pek zevk alıyordum yaptığımdan.
Umarsız bir çocuk gibi etrafta dolanırken, Recep arkadaşımın da benim bulunduğum boşluktan fotoğrafla çıkmaya çalıştığını keşfettim. Fotoğrafa birlikte başladık diyebilirim. Beraber çıktığımız fotoğraf gezileri, birbirimize yaptığımız modellikler, fotoğraf üzerine konuşmalarımız, tartışmalarımız ve ikimizin de gelişimine katkıda bulunan aramızdaki tatlı rekabet fotoğrafa daha sıkı tutunmamı sağlayan anlardandı. Onunla ayrı bir dostluk tılsımına sahip olduğumuza inanıyorum.
Fotoğraf yorumlama siteleri
Sıra fotoğraf yorumlama sitelerinin keşfine gelmişti. İlk keşfettiğim sitede üyelerin fotoğraflarını eleştiriye sunduklarını görmüştüm. Eleştiri yapanları da dikkatle okuyor ve ne kadar usta adamlar var diye geçiriyordum içimden. Bazı kritik sitelerinde de fotoğraf puanlama sistemiyle ana sayfaya çıkma ve sonsuz bir yarış vardı. Birşeyler bilen ve birşeyler bildiğini sandığım birileri eleştirileri ve önerileriyle beni iyi kötü yönlendiriyor ve ben de ürünlerimi teşhir etmenin acayip hazzını yaşayarak bir hevesle daha bağlanıyordum fotoğrafa.
Yeni fotoğraf makinesi
Bu iş böyle gitmiyor, bu makine bana istediğim sonucu vermiyor dediğim günlerde okulumuzun fotoğraf, video ve sinema topluluğunun bu ihtiyaçlarıma cevap verebileceğimi düşünerek bu kola katıldım. Şanslıydım çünkü fotoğrafla ilgilenen pek kimse yoktu ve kısa sürede kolun sahip olduğu en iyi makineyi kaptım. Kullanılmış olabilirdi, benim için yeniydi ve diyafram açıklığı, pozlama süresi gibi değerleri değiştirebilmek, görüntüyü optik olarak on kat yakınlaştırabilmek bana tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük heves veriyordu.
Öğrendiğim fotoğraf teknikleri arasında beni en çok heyecanlandıran ışıkla boyama çalışmalarım olmuştu. Bunu hala inanılmaz bir şey olarak görüyorum. Makine ışığı kaydetmeye isterseniz 30 saniye, isterseniz 30 dakika, isterseniz Bulb ayarıyla sonsuza kadar devam edebiliyor. Işık kaynağınız resmen sizin boyalarınız oluyor ve kadraj dahilinde fotoğraf kağıdına usulca işliyorsunuz renkleri. Hatta bunu Fovis’te de bir grup çalışmasıyla yaptığımızı ve çok eğlenceli vakit geçirdiğimizi hatırlıyorum. Yaratıcılığın rahatça kullanılabileceği çok eğlenceli ve heyecan verici bir teknik.
Mini ev stüdyosu
Fotoğrafın satılması
Fotoğraf yükleme sitelerinden birine yüklediğim bir fotoğrafı gören biri yardımcısı aracılığıyla bana ulaştı ve fotoğrafımı yeni çıkaracağı kitabı için kapak sayfası olarak kullanmak istediğini belirtince, pek de önemsemeden Ps programı kullanarak yaptığım bu çalışmaya yapılan teklifi geri çevirmedim. Bu teklif acaba bir şeyler başlıyor mu, değer verilecek kalitede eserler yapıyor muyum gerçekten diye hevesli bir sorgulama dönemine sokmuştu beni. Ardından gelen Polaris’in takvim projesinde fotoğraflarımın yine istenmesi, proje sonradan iptal edilse bile bir özgüven sağlamıştı bana.
Yarışmalar ve ödül kazanma
Henüz adı fotoğraf yarışması olan bir düzenlemeye zahmet edip de fotoğraflarımı yollamadım.Fotoğrafıma kodlar vermek,gidip onların istediği boyutlarda bastırıp, istedikleri posta adresine içinde istedikleri kodlamalarla isimlendirilmiş fotoğrafların bulunduğu yoğun disklerle yollama zahmetinden bahsediyorum. Bana hep zahmetli geldi bu iş, yarışmaya uygun fotoğrafı çekmiş olsam da göndermek nasip olmadı bir türlü. Yalnız genel ağ üzerinden düzenlenen yarışmalara , fotoğraf değerlendirmelerine katıldım. Bir tanesinden aldığım bir senelik iz dergisi aboneliği ödülü beni nasıl heveslendirmişti anlatamam.
Fotoğraf kursu
Kendi kendinize varabileceğiniz yol belliyken, bir kılavuz eşliğinde iyi bir hızla ilerlediğinizi görmek size ayrı bir zevk veriyor. Aynı zamanda uzman denetiminde yaptıklarınız da yorumlanınca yolunuz daha aydın, ışığınız daha bol oluyor. Fotoğraf sanatçısı, aynı zamanda okulumuzda öğretim görevlisi olan hocamız Adnan Ataç’la yapığımız dersler, ödevlerle bir sonraki haftaya hazırlandığımız süreç fotoğrafa karşı hevesimin tavan yaptığı noktalardandı.
Analog makine
Belki pek geç keşfetmiş olabilirim ama şu sıralar fotoğrafa yine hevesle tutunmamı sağlayan analog fotoğraf makinemle çekebildiğim otuz altı değerli pozun ve her çektiğimi ilk olarak led ekranda değil de fotoğraf kağıdında görme zorunluluğunun dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Daha mekanik ve daha anlaşılır bir sistemle çalışan analog makinemde deklanşöre bastığım anda ve kurarken çıkan sesler olaya ayrı bir büyü katıyor. Bu gidişle işin karanlık oda kısmına gireceğim günler pek karanlık gözükmüyor gibi…
Etrafımdakiler çok fazla uğraşı edindiğimi ve suyunu çıkardıktan sonra o uğraşıyı terk ettiğimi söylüyorlar. Biliyorum ki diğer uğraşılarımdan çoğu zaman tünelinde sağa sola savrulsa da fotoğraf makinesi sanırım hep benimle olacak.
Bol fotoğraflı günler...
"Uğur! Sana ihtiyacım var."
Filmleri kabaca iki gruba ayırmak galiba mümkün; izleyiciye görmek istediğini gösteren filmler ve anlattıklarıyla izleyiciyi rahatsız eden yani izleyicinin görmek istemediğini gösteren filmler. Yaşadıkları dünyadan uzaklaşmak ve birkaç saatliğine de olsa gerçekleri unutmak isteyen izleyiciyi tedirgin eden ve hatta hayal kırıklığına uğratan filmler… Kader, ortalama izleyiciyi cezbetmeyen bu ikinci gruba dahil bir film. Kaderin köşeye sıkıştırdığı, çaresizleştirdiği küçük hayatların büyütülmüş acılarını anlatıyor çünkü. Filmin her karesinden çaresizlik sızıyor, her karesi insanı rahatsız ediyor.Kader hakkındaki yaygın görüş acımasız ve sanki değiştirilemez olduğu yönündedir. Biz de filmi izlemeye bu algıyı sorgulamayla başlıyoruz. Kader, gerçekten yaşamak zorunda olduğumuz bir yazgı mıdır, yoksa meşhur deyimiyle, insan kaderini kendi mi yazar? İnsan kaderini kendi yazarsa, buna gücü yetmeyen veya kendini güçsüz hissedenin akıbeti nedir?
İnsan iradesinin kader üzerinde belirleyici bir rol oynadığını düşünenlerdenseniz, film esnasında bu görüşünüzü uzun süre –en azından baştaki netliğiyle- muhafaza edemeyeceğinizi belirtmek isterim. Çünkü filmde, yaşadıkları çevre ve sahip oldukları kısıtlı imkânlar yüzünden hayatlarına yön verme konusunda sürekli başarısız olan insanlar söz konusu. Bu insanların günlük yaşantılarına şahit oldukça çepeçevre çaresizlik duygusuyla kuşatılmamak mümkün değil. İnsanlar kaderleri tarafından sıkıştırılmış bir haldeyken bir çıkış peşindeler. Ama tüm girişimler eninde sonunda çaresizlikle karşılaşmak zorunda. Ve bir süre sonra insanlar hayatlarını istemsiz bir şekilde sürdürmeye başlıyorlar. Akıntıya karşı koymadan yani sürüklenerek...
Uğur, hastalıklı bir saplantıyla bağlandığı Zagor Orhan’ın peşinden diyar diyar sürüklenirken, sevdiği kadını bir başkasıyla paylaşma pahasına da olsa onu bırakamayan Bekir, Uğur’un izini sürmekten kendini alamıyor. Reddedilmenin acısı/öfkesiyle savruluyor ve parçalanıyor ama bir süre sonra başka çıkar yol olmadığını kabullenerek kendini yine yollarda, Uğur’u ararken buluyor. Uğur’u aramaktan kendini alamıyor çünkü kötü kaderin musallat olduğu her talihsiz gibi onun da uğura ihtiyacı var. Peki, sırf Bekir mi uğura ihtiyacı olan? Elbette hayır. Yatalak babası ve ona bakmak için açgözlü insanların vahşi ve fırsatçı arzularına boyun eğmek zorunda kalan annesinin de Uğur’a ihtiyacı var. Peki, ya Uğur? Cinayet işlemenin kendisi için artık sıradanlaştığı, sürüldüğü hiçbir hapishanede uzun süre barınamayan Zagor Orhan’ın peşinde, kendini yitirmişcesine sürüklenen Uğur’un neye ihtiyacı var? Uğur’un da kendini bulmaya ihtiyacının olduğunu söylemek çok mu abes olur?
Filmin sonuna doğru, Kars’a yerleşen Uğur’un peşinden giden Bekir’in ağzından şu cümleyi duyuyoruz:
-Dedim ki kendi kendime, “Bekir, isyan etme! Kaderin böyle.”
İsyanı, mücadeleyi bırakıp kaderine boyun eğen Bekir’i dinledikten sonra biz de tekrar aynı soruyu soruyoruz kendimize. Evet, insan iradesiyle kaderine yön verebilir. Ama ya bu güce sahip değilse?
Muhabbette portre avı



Fovis.org yayın hayatına başlıyor!

